Osmanlı’dan Günümüze Orta Doğu Sorunu

Dünya Tarihi Yayınlayan:

Özet
Orta doğu, dinlerin; kültürlerin ve insanlığının çıkış noktası, Haçlı Seferleri’nin bitmesi ile beraber sakinleşen bu coğrafya yeniden Avrupalıların gelmesi ile çözülmez bir hal aldı. Farklı etnisitelerin, dinlerin, dillerin hakim olduğu bu coğrafyanın karışması şüphesiz karışmamasından çok daha kolay oldu. Yavuz Sultan Selim’in bölgede giriştiği fetihlerin ardından yaklaşık 350 yıl huzurun hakim olduğu bu coğrafya önüne etnik, dini, siyasi, iktisadi sebepleri koyup kendini gizleyen sinsi şeytan, petrol ve tek amaçları buna hakim olmak olan aç köpekler gibi saldıran Avrupalılar yüzünden tekrar karıştı. Orta doğu halkına ekilen fitne tohumu bölgeyi karıştırdı. 150 yıl önce ekilen bu tohumlar günümüzde bir ormana dönüştü. 100 yıl önceki sorun, 100 yıl önceki sebeplerle bugünde de devam ediyor. Petrole, petrolün getirdiği paraya hakim olma isteği bölgeyi adeta arap saçına çevirdi, savaşlar çıkardı, terör organizasyonlarını yarattı, kardeşi kardeşe, ırkdaşı ırkdaşa, dindaşı, dindaşa düşürdü, kan akıttı. Bu çalışmada bölgedeki sorunun kaynaklarını masaya yatırdık, bölgede görev yapan yapmış Türk ve Avrupalı askerlerinin, memurların hatıratları incelendi ve siz değerli okuyuculara sorunun kaynakları aktarılmaya çalışıldı.

Anahtar Kelimeler: Orta doğu, Medeniyet, Petrol, Osmanlı İmparatorluğu, İngiltere, Sykes-Picot Anlaşması, Balfour Deklarasyonu, Baas Partisi,

1-GİRİŞ
Orta doğu, üzerinde yaşadığımız dünyanın belki en şanslı, belki de en şanssız coğrafyasıdır. Medeniyet burada başlamış ve dünya buradan küreselleşmeye başlamıştır. Fırat ve Dicle’nin düzensizliği halkı bölgede set ve barajlar yapmaya zorlamış bu da dolaylı yoldan düzensiz kent devletlerini doğurmuştur. O coğrafyada ve Avrasya steplerinde yaşayan göçebelerin yağmalarına karşı savunma ihtiyacı düzenli orduyu meydana getirmiş ve kent devletleri arasındaki sınır belirsizliği sürekli savaş ortaya çıkmıştır. Böylece bölgede kurulan devletler uzun ömürlü olmamıştır. Erken dönemde Mezopotamya’da siyasi istikrar henüz tam anlamıyla kurulamamışken Nil deltasında ki Mısır uygarlığı tek bir kral etrafında örgütlenmiş ve adeta siyasi birliğini tamamlamıştı. Bunun asli sebebi bölgenin çöllerle sarılı olması ve yabancı kavimlerin bölgeye girememesiydi (Sander,2015;31-37).Erken dönemde gördüğümüz siyasi iktidar boşluğundan kaynaklanan sıkıntılar günümüzde de görülmeye devam etmektedir.
Yılın büyük bölümü bulutsuz havaya sahip olan coğrafya da insanoğlu evrenden, yıldızlardan etkilenmiş ve dinler doğmuştur. Bölge aynı zamanda dinler, peygamberler coğrafyasıdır. Bu sebeple hem şanslı hem şanssızdır. Çünkü bölgeye ilahi bir dinin değil ilahi dinlerin gönderilmesi bölge halkının bir şeylerden yoksun olduğunu gösterir. Erken dönem için din kaynaklı bir sorundan kesin olarak söz edemeyiz fakat Osmanlı İmparatorluğu’nun bölgeden çekilmesi ve yıkılmasının ardından zaten ilahi dinlerin ortaya çıkışıyla başlayan din sebepli sorunlar çok sivrilmiş ve bölgedeki Müslüman Yahudi çatışması şiddetlenmiştir.
Coğrafi konum bir değer ifade eder ve yer altı yer üstü birçok zenginliği barındırır. Erken dönemde doğal kaynakların önemli olmaması sebebiyle bunlara bağlı bir sorundan söz edemeyiz fakat sanayi devrimi ve petrolün keşfi ile bölgedeki dinsel, etnik ve siyasi sorunların ötesinde, bu sorunların araç olarak kullanılmasına sebep olan şey şüphesiz coğrafi konuma bağlı olarak gelişmiş yer altı kaynakları yani petroldür.

2-ORTA DOĞU NERESİDİR VE NEDEN ORTA DOĞU?
En dar tanımla Orta doğu, Mısır, Türkiye ve İran üçgeninin ortasıdır. Biraz daha geniş olan başka bir tanıma göre ise bir önceki tanımla işaret edilen ülkelere komşu Müslüman ülkeleri de bu sınıra dahil etmeliyiz. En geniş tanıma göre ise Orta doğu’nun sınırları tüm Arap ülkelerine Türkiye, İsrail ve İran’ın eklenmesiyle belirlenir. Peki bu adlandırma ve tanımlama kime göre yapılmıştır? Bu tanımlama Avrupa merkezli ve temellidir. Avrupa’yı dünyanın merkezi olarak kabul eden Avrupalılar kendilerine göre Yakın, Orta ve Uzak olmak üzere 3 kavram ortaya atmışlardır. İşte Orta doğu da bu kavramdan gelir. 2.Dünya Savaşı’ndan sonra kullanımı giderek yaygınlaşan ‘Orta doğu’ kavramını ilk defa 1902 yılında Amerikan deniz tarihçisi ve stratejisti Alfred Thayer Mahan, National Review’ de yayınlanan Basra Körfezi’nin önemini ele aldığı ‘The Persian Gulf and International Relations’ balıklı yazısında Arabistan ile Hindistan arasındaki bölgeyi ifade etmek için kullanmıştır (Mahan, 1902). Bu tanımlama 2.Dünya Savaşı sırasında İngiliz askerlerinin kendi konumlarını belirtmek amacıyla kullanmalarının ardından daha da yaygınlık kazanmış ve günümüze ulaşmıştır. Bu bölümlemede Avrupa esas olmak üzere, doğuya doğru bazı uzaklıklar esas alınmış ve Yakındoğu, Orta doğu, Uzakdoğu kelimeleri kullanılmaya başlanmıştır(Sandıklı, 2006; 15).
Neden Orta doğu sorusunun cevabı aslında Giriş kısmında verildi fakat bunun detaylandırmaya ihtiyacı var. Yine bunun cevabını kısaca vermek gerekirse Neden Orta doğu sorusunun cevabı coğrafyanın stratejik, ekonomik değeridir. Bölge ilk çağlardan itibaren siyasi, iktisadi ve dini çekişmelere sahne olmuştur. Fakat bunlardan en önemlisi iktisadi ve siyasi çekişmeler altında kategorilendirilebilecek olan şey yani petrolün işletilmesi, petrolden gelen paraya sahip olma ve bunun kendi ülkene akmasını sağlama çabasıdır. Bunun ardından bölgedeki karışıklığın sebeplerinden diğeri yine petrol gibi son yüzyılda tırmanan Musevi-Müslüman kavgasıdır.
Çekirdekten çevreye küreselleşen dünyamızda çekirdek olarak bahsedebileceğimiz nokta olan Mezopotamya/Orta doğu, Müslümanların dünya üzerindeki egemenlik ve üstünlüğünü kaybetmesiyle önemini kaybetmiş görünüyordu. 3 kıtayı birbirine bağlayan, eski dünyada ticaretin doğu ve batı arasında akmasını sağlayan yollar bu bölgeden geçiyordu fakat Avrupa’nın üstünlüğü eline geçirdiği yeni dünyada bu yollar önemini kaybetmişti. Orta doğu’yu yeniden önemli hale getirecek şey Sanayi Devriminin ardından petrolün keşfi ve bir anda belki de onun insan için en önemli şey olmasıydı. Dünya üzerindeki petrolün yaklaşık 3/5’ü ve doğalgazın yaklaşık 1/3’ü Orta doğu’dan dünyaya servis edilmektedir. Ayrıca eski ve yeni dünyada doğu, batı arasında ticaretin akmasını sağlayacak boğazlar, ve körfezler de bölgenin stratejik önemine önem katmaktadır.
Saydığımız bu sebeplerin haricindeki en önemli sebep dini sebeplerdir. Bölgenin dinler ve peygamberler coğrafyası olduğunu belirtmiştik. 3 İlahi dinde bu coğrafyaya gönderilmiştir. Fakat bunlardan Hristiyanlık Batıya doğru bir göç yolu izlemiştir. Musevilik ve Müslümanlık ise bölgede kalmış ve tutunmuştur. Tarihleri boyunca bu 3 dinde bölgede birbirlerine üstünlük kurmaya çalışmıştır. Bu rekabetin ana sahası elbette Kudüs’tür. Kudüs, hem Müslümanlar, hem Hıristiyanlar, hem de Yahudiler için kutsal mekânlardan birisidir. Hıristiyanlar Kudüs’te hac yapmaktadır, Yahudilerin meşhur ağlama duvarı Kudüs’tedir, Müslümanların da ilk kıblesi Kudüs’tür. Bu nedenle Orta doğu her üç dinin mensupları için müstesna bir bölgedir. Özellikle Kudüs gibi üç din tarafından kutsal kabul edilen bir yerin Orta doğu’da olması bölgeye ayrı bir mistik boyut katmaktadır. Bundan dolayı özellikle Kudüs bölgesi sırf dinsel amaçlardan kaynaklanan mücadeleye sahne olmuştur(Çevik, 2003: 17). Son yüzyıla kadar bölgede üstünlük Müslümanlardayken bağımsız İsrail Devleti’nin kurulması, Osmanlı Devleti’nin yıkılmasıyla beraber dengeler değişmiştir.

3- ORTA DOĞU SORUNUNUN YENİDEN ZUHUR ETMESİ
a.Balfour Deklarasyonu’na Kadar Ortadoğu Sorunu
Fransız İhtilali ve Napolyon’un Mısır Seferi sonrası Kahire’de gelişen Arap Milliyetçiliği ile beraber Orta doğu sorununun fitili ateşlenmiştir. Sorunun kaynağı olarak üzerinde yoğunlaşılan 2 devlet olan Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallıktan önce Fransa bölgeye el atmış, Mısır’a sefer düzenlemiş, Suriye Lübnan üzerindeki emellerini açıkça belli etmişti. Petrolün öneminin tam anlamıyla kavranmadığı bu yıllarda coğrafyanın Avrupa için önemi bölgenin Hindistan’a, Java’ya açılan bir kapı mahiyetinde olmasıydı. 1830’da Cezayir Fransa tarafından işgal edildi. 1845’de Birleşik Krallık Aden’i İşgal etti ve Stratejik Aden körfezinin kontrolünü eline aldı. 1881’de Fransa Tunus’u, 1882’de İngiltere Mısır’ı işgal etti derken Orta doğu Fransa ve İngiltere’nin çemberine alındı.
İşgallerin ve arzuların ana amacı bölgedeki stratejik noktaları, petrol bölgelerini ele geçirmek, petrolü ve petrolden gelen paranın Batı’ya akmasını sağlamaktı. (2.Dünya Savaşı’ndan sonra Amerikan Orta doğu Politikası da bu amaçla şekillenmiştir.) O yıllarda Osmanlı Devleti petrolün önemini tam anlamıyla kavrayamamıştı. Kavramış olsa bile petrolü toprağın altından çıkaracak teknolojileri yoktu. Bölge halkı ise petrolden su kuyularına karışması sebebiyle nefret ediyordu. Bu dönemdeki karışıklığın sebebi İktisadi faktörlerdi. Sanayi Devrimi ve Alman ve İtalyan ulusal birliklerinin tamamlanmasıyla beraber klasik tarzdaki sömürgecilik Emperyalizme dönüştü ve 1870 sonrası Emperyalizm çağı olarak adlandırıldı (Emperyalizm kısaca kıtalar üzerinde genişlemek, Avrupa kuvvet politikası ve ekonomik sürtüşmenin denizaşırı bölgelere taşınması anlamına gelir). Emperyalizm, Sanayi Devrimi ardından ortaya çıkan sorunların çözüme kavuşturulması adına ortaya çıktı(Sander,2015;226). Bu sorunları kısaca anlatmak gerekirse;
Seri üretime başlanmasının ardından ortaya çıkan mal fazlasının satılması için Avrupalı güçlere yeni pazarlar gerekiyordu. Ayrıca üretimin devamlılığı için gerekli olan hammadde arayışı tavan yapmıştı. Bu sebeple büyük güçler, kendilerinden daha ilkel olan bu bölgeleri askeri denetim altına almaya başladılar. Tıp bilimindeki gelişmelerin ardından ise çok hızlı bir şekilde artmaya başlayan nüfusu yerleştirecek yeni topraklar aranıyordu. İtalya’nın Trablusgarp’ı fethetme isteğinin ana sebebi nüfusun yeni topraklara yerleştirilme düşüncesidir. Ayrıca dünya genelinde tansiyonun artması Cihan harbinin geleceğine işaretti. Böyle bir ortamda dünya genelindeki stratejik noktalar olan kanal, boğaz, körfezlerin ele geçirilmesi olası bir savaşta bu noktaları kontrol eden güçlere büyük avantaj sağlayacaktı. Bu sebeplerle dünya genelindeki stratejik, Avrupa’ya göre ilkel ve hammadde açısından zengin bölgeler Avrupa’nın gözünde büyük önem kazandı. Buralardan birisi de bizim yazı genelinde işlediğimiz Orta doğu oldu.
1.Dünya Savaşı yıllarına yaklaştıkça Batılı ve Osmanlı İstihbarat örgütlerinin Orta doğu’daki faaliyetleri artmaya başladı. İngiliz istihbaratı Irak, ve Arap yarımadası, Fransız istihbaratı ise Lübnan ve Suriye’de etkinlik gösteriyordu. İstihbari faaliyetlerin bir numaralı amacı ayrılıkçı Arap hareketlerini Osmanlı’ya karşı milliyetçilik ve ulus devlet düşüncesiyle harekete geçirmekti. Ayrılıkçı Arap hareketinin fitilinin ateşlenmesi maksadıyla Mısır’daki İngiliz Yüksek komiser McMahon İngiltere adına Şerif Hüseyin’le 1915’te bir anlaşma yaptı. Bu anlaşmaya göre Mersin ve İskenderun güneyinde yer alan bütün Orta doğu toprakları üzerinde bir Arap Devleti kurulacaktı. Bu anlaşmanın yarattığı etki dahilinde bahsedilen bütün coğrafyalarda bu faaliyetler İngiltere ve Fransa adına olumlu sonuç vermeye başladı. Osmanlı Devleti savaş öncesinde karşı istihbarat faaliyetlerinin yanında Şerif Hüseyin’i İstanbul’da tutarak milliyetçi bir Arap isyanına engel olmak istiyordu(Savaş sırasında Şerif Hüseyin Mekke Şerifiydi). Ayrıca Kanal harekatından sorumlu olup Bahriye Nazırlığı görevine ek olarak Kilikya, Suriye, Filistin ve Hicaz Genel Valiliği ile IV. Ordu Kumandanlığını da yürüten Cemal Paşa Arap ileri gelenleriyle ikili ilişkilerini sürekli geliştirmeye, bazı Arap milliyetçileri vasıtasıyla edebiyat müsameresi düzenleyerek Arapların sempatisini kazanmaya çalışmış, Arap tarihiyle ilgili konuşmaları ve Arapları öven şiirleri memnuniyetle dinlemiştir(Atay,218 ; 54-55). Bütün iyi niyetli çabalara rağmen Arap ayrılıkçı hareketlerin bağımsızlık emellerini devam ettirdiğini öğrenen Cemal Paşa uzlaşmacı tavrını bir tarafa bırakmış ve bildiğimiz sert tavrını takınmış, ayrılıkçı Araplara sürgün, idam gibi cezaları vermiştir. Ayrılıkçılar savaş yıllarında İtilaf devletleriyle beraber Osmanlı ordusuna saldırılar düzenlemiştir.
1.Dünya Savaşı sırasında Rusya’da gerçekleşen Bolşevik ihtilaliyle beraber Bolşevikler bütün gizli anlaşmaları dünya kamuoyunu duyurmuştur. Bunlardan belki de en önemlisi Orta doğu’yu ilgilendiren Sykes-Picot anlaşmasıdır. Osmanlı Devleti’nin Orta doğu toprakları, Birleşik Krallık adına Marks Sykes ve Fransa adına Georges Picot tarafından 16 Mayıs 1916’da duyurulan bu anlaşma ile paylaşılmıştır. Anlaşmaya göre, Lübnan, Kilikya ve Suriye Fransa, Musul, Irak, Ürdün ve Kuzey Filistin İngiltere egemenliğinde olacaktır. Geri kalan topraklarda ise bir Arap Devleti kurulacaktır. Fakat bu son madde McMahon’un Şerif Hüseyin’le 1915’de yaptığı anlaşmaya ters düşmektedir. İşte bu yüzden kısmen de olsa Arapların İngiltere ile arası açılmıştır ve bu, ikiyüzlü İngiliz dış politikasının bariz bir örneğidir. İngiliz faaliyetlerinin İngiltere için olumlu bir sonucu olarak savaş yıllarında Şerif Hüseyin Hicaz merkezli olmak üzere İngilizlerin desteğiyle kendi krallığını ilan etmiş ve bölge petrolünün vanası İngiltere lehine açılmaya başlamıştır.

b.Balfour Deklarasyonu’ndan Günümüze Orta Doğu Sorunu
Buraya kadar Orta doğu sorunu ve bölgedeki faaliyetleri tamamen iktisadi sebepler üzerinden inceledik. Bu tarihlerden sonra İktisadi sebeplerden daha önemli olarak sorunun ana kaynağını dini sebepler teşkil edecektir. İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Arthur James Balfour, 2 Kasım 1917’de küresel Siyonist hareketinin liderlerinden Lord Rothschild’a bir mektup gönderdi. Mektupta İngiltere’nin, bölgedeki diğer halkların haklarını ihlal etmeyecek bir Yahudi devleti kurulmasını desteklediği belirtiliyordu. İngiltere’nin böyle bir mektup yazma amacı Yahudilerin sempatisini kazanarak topraklarında bolca Yahudi yaşayan Amerika Birleşik Devletlerini 1. Dünya Savaşı’na katılımını sağlamaktı. Deklarasyonu sırasıyla İtalya, Fransa ve Amerika Birleşik Devletleri desteklediklerini açıkladı. Bu deklarasyon metninin içeriği Kral Hüseyin’e ulaştığı vakit Kral, İngiltere’den bir açıklama istedi. İngiltere, deklarasyonun bölge haklarının haklarını ihlal etmediğini, ayrıca bir Yahudi Devleti’nden söz edilmediğini belirtti. Bu deklarasyonla birlikte ikiyüzlü İngiliz dış politikasına tekrardan şahit olmuş olduk. Böylece bu deklarasyon, 2. Dünya savaşından sonra 4 tane Arap-Yahudi savaşına, Yahudilerin tarihsel hak iddialarına ve 2.Dünya Savaşı’ndan sonra dünyanın dört bir yanındaki Yahudilerin Filistin’e gelerek bir Yahudi Devleti kurmalarına sebep oldu(Sander,2015;384). Ayrıca günümüz Orta doğu sorununun ana kaynağını bu deklarasyon teşkil etmektedir.
1.Dünya Savaşı sırasında İngiltere ile beraber hareket eden Arapların tek arzusu bağımsızlıklarını kazanmaktı fakat savaş sonunda bu mümkün olmadı. Savaşın ardından Orta doğu’nun haritası İtilaf devletleri tarafından demografileri hesaba katmadan cetvelle çizildi(bu bugünün iç savaşlarını büyük ölçüde tetiklemiştir), kukla, manda devletler kuruldu. Bunların başına ya kendi askerleri ya da kuklaları geçirildi.
Savaşın ardından yapılan görüşmelerde Suriye Krallığı’nın başına Faysal geçirildi fakat Fransa bunu bölgedeki hakimiyetine zarar vereceği düşüncesiyle engelledi ve Faysal tahttan indirildi. Filistin’de Balfour Deklarasyonuna uygun bir manda yönetimi kuruldu ve yönetimin başına geçirilen yüksek komiserin bölgede yapacağı ilk iş Balfour Deklarasyonunu uygulamaya geçirmek amacıyla bölgeye yaklaşık 17 bin Yahudi göç ettirdi. Irak halkı kendi bağımsızlıklarını istiyordu. Bunun için çıkartmaya çalıştıkları isyan bastırıldı. Ardından burada kurulan devletin başına Suriye krallığı elinden alınan Faysal geçirildi. Genel olarak bölge halkı kurulacak Arap Krallığının kralının Abdullah olmasını istiyorlardı fakat beklenti gerçekleşmedi.
Sonrasında Abdullah Ürdün Emirliğine getirildi. Bu devletler kısa süre sonra bağımsızlıklarını kazandılar.Tüm bunlardan sonra Kral Hüseyin’in Balfour’a itirazı sonrası 1924 yılında Suudi Hanedanlığı Arabistan’ın başına geçirilmiştir. Kral Hüseyin Kıbrıs’a kaçmıştır. 2.Dünya Savaşı’nın ardından İngiltere’nin dünya üzerindeki gücü kırılmaya başlamış, bu boşluğu ise Amerika Birleşik Devletleri doldurmuştur. Hitler felaketi sonrası dünyada Yahudileri tutma ve kollama dönemi başlamıştır. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Yahudi lobilerinin faaliyetleri ve parayı ellerinde bulundurmaları üstüne doğal olarak bu misyonu yeni süper güç Amerika Birleşik Devletleri üstlenmiştir. İngiltere’nin bölgeden ağırlığını çekmesi ve Amerika Birleşik Devletleri’nin henüz tam anlamıyla yerleşmesinden önce bölgede büyük bir güç boşluğu olmuş ve bölgedeki devletlerin birbirleriyle savaşı başlamıştır zira bölge halkının taptığı şey güçtür. Bölgede her zaman huzurun tesis edildiği zamanlar en diktatörümsü zamanlardır.
Amerika Birleşik Devletleri’nin de bölgenin dizaynına katılmasıyla beraber Filistin’i Yahudilere bırakma arzusu Arapların Kahire eksenli milliyetçiliği olan BAAS hareketini doğurmuştur(Bu hareket 1961 yılında Mısır ve Suriye’yi birleştirmiş fakat bu devlet uzun ömürlü olmamıştır. Günümüzde Suriye Arap Cumhuriyeti’nin kullandığı bayrak o devlete aittir.). Kolonel devletlerin en çok korktuğu şey yani milliyetçiliği bastırmak için birleşen Arapların arasına mezhep farklılıkları altında nifak tohumları sokulmuştur. Orta doğu’da BAAS’lar zamanında huzur oluşmuş, laiklik tesis edilmişti fakat bu din ekseninin ortaya çıkmasıyla son bulmuştur. Bu hareket İran İslam Devrimi ile başlamıştır. Şiiliğin karşısına Vahhabilik çıkarılmıştır. İran İslam Devrimi sonrası İran ve Suudların birbirlerini sıfırlayacağı görüşü İran’ın, Suriye’de, Lübnan’da, Irak’da bir takım grupların hamiliğini yapmaya başlaması ile boşa çıkmıştır. İran bunu yaparken Suudlar iste müütefikleri Amerika’nın eteğinin dibinde İsrail’e yanaşmaktadır.
Bugün Orta doğu’da rastladığımız her iç savaşın içinde büyük mezhep kavgaları ve iktisadi sebepler vardır. Zamanında İsrail’e karşı birleşen devletler bugün birbirlerine düşmandır. Bunun asli sebebi İsrail’in rahatlatılması için milli hükümetlerin devrilmesi olmuştur. Bugün bu sebebin yanında Suriye İç Savaşının sebepleri pek tabii bölgedeki petrol kaynaklarından faydalanmak ve doğu akdeniz petrolünde söz sahibi olma savaşıdır. Sosyalist Milliyetçi Arap Partisi BAAS günümüzde hala Beşar Esad’ın yönetimindeki Suriye’de iktidardadır ve Emperyalizmle mücadele etmektedir. Irak BAAS partisinin sonu 2003’de Saddam Hüseyin’in sonunun gelmesiyle gelmiştir. O zamanlar Irak’ta BAAS partisinden memnun olmayanlar bugün BAAS partisinin özlemini çekmektedirler.
Türklerden, Farslardan ve Araplardan bahsettik fakat 100 yıl önce, Osmanlı’ya ihanet edip Batılı devletlerin yanında olup bağımsızlıklarının peşinde koşan Arapların yaptığını bugün yapmakta olan Kürtlerden hiç bahsetmedik. Kürtler, Irak, Suriye ve İran’da bulunan terörist gruplarıyla Büyük Kürdistan hayallerini gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti yaklaşık 40 senedir, Kürtlerin terör organizasyonu PKK ile mücadele etmektedir. Zaman zaman bitirilme noktasına gelinen Kürt terörü yeniden kafasını bir yerlerden çıkarmayı başarmıştır. Örgüt son büyük başkaldırısını 2015 yılında özyönetim talebi ile yapmış fakat büyük bir şiddetle bastırılmıştır. 5 yıl boyunca örgüte büyük darbe vurulmuş, örgüt etkinliğini büyük ölçüde kaybetmiştir.
Kürtler, Irak’ta çeşitli süreçlerin ardından sonra 1992’de beri Kuzey Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ni kurmuşlardır. Bu yönetim altında Kuzey Irak, Kerkük ve Musul petrolleri Kürtlerin hamisi Amerika Birleşik Devletleri’ne akmaktadır. Yönetim, 25 Eylül 2017’de yaptığı referandumla bağımsızlığı oylamıştır. Referanduma Türkiye, İran ve Irak büyük tepki göstermiş, sınır kapılarını kapatmak gibi eylemlerle tepkilerini göstermişlerdir. Referandum düzenlenmiş, %90’ın üzerinde Evet oyunun gelmesi üzerine Kuzey Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Cumhurbaşkanı Mesud Barzani bağımsızlık yönünde harekete geçmiştir. Bunun üzerine Irak Silahlı Kuvvetleri ve İran destekli, çoğunluğunu Türkmenlerin oluşturduğu Haşd-i Şabi tugayları geniş çaplı bir askeri harekat başlatmış, Kerkük ve Sincar’da kontrol sağlanmış, Erbil’e yaklaşık 10 kilometre kala Amerika Birleşik Devletleri’nin araya girmesiyle beraber ateşkes sağlanmış ve barış görüşmeleri başlamıştır. Türkiye’den sonra Irak’ta da Kürtlerin bağımsızlık arzuları boşa çıkmıştır.
Suriye’ye gelecek olursak, 2011’den beri devam eden İç savaşta PKK’nın Suriye kolu olan güçler Amerika Birleşik Devletleri’nin yoğun hava, mühimmat, araç, silah ve teknik destekleri sonucu ülkenin kuzeyi ve doğusunda, Rakka gibi büyük bir kentte ve petrol sahalarında hakimiyet sağlamıştır. Örgütün ülke kuzeyindeki Kürt kantonlarını birleştirme, Türkiye’nin bölge ile kara bağlantısını kesmek, Kuzey Irak ve Suriye petrollerini güvenli bir biçimde Akdeniz’e ulaştırma ve deniz görerek daha etkin biçimde Amerikan desteği alma planı Türk Silahlı Kuvvetlerinin düzenlediği önce Fırat Kalkanı, ardından Zeytindalı harekatları ve en son Barış Pınarı Harekâtı ile suya düşmüş, Türk Silahlı Kuvvetleri Kürt kantonlarının içinden geçmiş, terör örgütünün yıllardır yığınak yaptığı terör yuvası Afrin temizlenmiştir.
Bu üç ülkenin dışında terör örgütü PKK, İran’da da faaliyet göstermekte, Kürt grupları saydığımız coğrafyalarda sözde Marksist terör örgütlerinin çatısı altında Amerikan emperyalizmine hizmet etmektedir fakat onca teknik desteğe rağmen başarılı olamamaktadırlar.

SONUÇ
Son yüzyılda bölge halklarının demografilerine ve istekleri yerine üstten cetvellerle yapılan dizaynın sonucu çağa uygun olmayan çok uluslu, çok milletli çok mezhepli devletlerin ortaya çıkmıştır. Orta doğu sorununun çözüme ulaşmasının tek yolu emperyalist güçlerin bölgeden atılması ve sağlam yerli rejimlerin kurulması gibi gözükmektedir. Bölgedeki devletlerin bağımsızlıklarını Türkiye gibi savaşla kazanmamaları, yüzyıllar boyunca Roma, İslam İmparatorluğu, Emeviler, Abbasiler, Selçuklular, Memlükler ve Osmanlılar gibi bölgenin içinden gelmeyenler tarafından yönetilmeleri sebebiyle bu halkın, devletlerin devlet tecrübesi olmaması, henüz Ulus Devlet olduklarından bile kesin söz edemediğimiz, anayasaları bile ülkelerine, kültürlerine göre olmayan Arapların birleşmesi zor bir ihtimal gibi gözüküyor olsa da bölgeye has, karakteristik bu karışıklığın, Orta doğu sorununun çözüme ulaşmasının tek yolu çağdaş, laik, dini hurafelerden arınmış, eğitime, teknolojiye önem veren milli rehimlerin kurulmasıdır.

KAYNAKÇA

SANDER, Oral (2015). Siyasi Tarih 1918- 1994, İstanbul: İmge Yayınevi.
SANDER, Oral (2015). Siyasi Tarih İlkçağlardan 1918’e, İstanbul: İmge Yayınevi.
ATAY, Falih Rıfkı(2018) , Zeytindağı ve Ateş ve Güneş, İstanbul: Pozitif Yayınları
LEWİS, Bernard(2017), Ortadoğu İki Bin Yıllık Ortadoğu Tarihi , Ankara: Arkadaş Yayınevi
DENİZ, Şadiye(2012), ‘’Ortadoğu’nun Yeniden İnşaasının Yapı Bozumu: Büyük Ortadoğu Projesi Üzerine Bir Analiz“ Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, S:20, Cilt: 5
MAHAN, Alfred Thayer (1902). “The Persian Gulf and International Relations”, Retrospect and Prospect: Studies in International Relations Naval and Political, Ed. Alfred Thayer Mahan, Boston: Little, Brown.
SANDIKLI, Atilla (2006). “Küresel Gelimeler, Büyük Ortadoğu Projesi ve Türkiye’ye Yansımaları”, Büyük Ortadoğu Projesi: Yeni Oluşumlar ve Değişen Dengeler, Ed. Atilla Sandıklı & Kenan Dağcı, İstanbul: Tasam Yayınları.
ÖZKOÇ, Özge (2008), “Suriye Baas Partisi Kökenleri, Dönüşümü, İzlediği İç ve Dış Politika (1943-1991)” , Ankara: Mülkiyeliler Birliği Yayınevi
ŞEN, Sebahaddin, (2010), “Ortadoğu’da İdeolojik Bunalım-Suriye Baas Partisi ve İdeolojisi”, İstanbul: Hemen Kitap

İstanbul Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümü öğrencisidir. Orta Doğu ve İstihbarat üzerine çalışmaktadır.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*